SEN UMREYE GİTMEYE LAYIK MISIN?

Hatalarının farkında, işlediği günahlardan pişman ve hayatının gerçekten değişmesini istediği bir zamandaydı. Bir çıkış yolu arıyordu. “Ne yapmam lazım? Hem namaza başlamalı hem de hayatıma dikkat etmeliyim,” diye düşünüyordu. Allah’a daha yakın olma hissi, içinde yeşeren bir ağaç gibi damarlarını sarıyordu.

Yemek molasında, yan masada konuşulanlara kulak kesildi. Büyük bir heyecanla konuşan sesinin ne kadar yüksek olduğunun farkında değildi.

“Harikaydı, çok güzeldi! Kendimi şimdi çok daha özel hissediyorum ve başarabileceğime inanıyorum. Artık namazlarımı da aksatmıyorum.”

Biraz daha dinledikten sonra, bunun yakın zamanda umreden dönen birinin konuşması olduğunu fark etti ve içinden geçirdi:

“Umreye gitmeliyim!”

Tam o sırada içine bir korku düştü: “Sen kimsin, umre kim? Sen umreye gitmeye layık mısın?”

Hemen herkesin aklına gelen bir sorudur bu; çünkü pek çok kişi “o mükemmel insan” olamadığını bahane eder ve umreye gitmeye layık olmadığını düşünür. Ne acayiptir ki; en iyi evde oturmaya, en güzel arabaya binmeye ve en şık elbiseleri giymeye kendini layık gören insan Alla’ın evine Resulünün kabrine gitmeye neden layık olmadığını düşünür?

İşte bu, şeytanın bir vesvesesidir. İnsan, eksikleri ve kusurlarıyla birlikte Allah’ın kuludur. Sadece bazen bazen unutur; daha doğrusu şeytan bunu ona unutturur.

Oysa Allah, bir hadisi şerifte “Bütün âdemoğulları günahkârdır, günahkârların en hayırlıları ise tövbe edenlerdir.” (İbn Mâce, Zühd, 30) buyurmaktadır.

Günahlarından dolayı kendini umreye layık görmediğini söyleyenlere ben bir diğer hadis-i şerifi hatırlatıyorum. “Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi giderir, yerinize günah işleyip sonra Allah’tan bağışlanma dileyen bir topluluk getirirdi; Allah da onları bağışlardı.” (Müslim, Tevbe 9, 10, 11). Mevlana’nın “Kim olursan ol, yine gel” sözünün arkasında da bu mana yatar. İnsan; günahları, kusurları ve hatalarıyla birlikte Rabbinin bir davetlisi olabileceğini idrak etmeli ve Allah’ın kendisini sevdiğini kabul etmelidir.

Allah beni seviyor…

Eğer sevmeseydi, şu an nefes almama müsaade etmezdi.

Sevmeseydi, hiçbir şeyi göremezdim.

Sevmeseydi bu yazıyı bile okuyamazdım.

Eğer sevmeseydi…

Sevmeseydi…

Bu çıkarımların pek çok cevabı olabilir ama işin özünde; hâlâ nefes alıyorsanız, çocuklarınızın yüzüne bakabiliyorsanız, arkadaşlarınızla konuşabiliyorsanız ve güneş hâlâ sizin üzerinize doğmaya devam ediyorsa Allah sizi seviyor demektir. Eğer O sizi davet ettiyse, siz bu davete layıksınızdır. Bu davete layık olmadığını düşünenler, aslında kalbinde Allah’ın sözlerinden ziyade şeytanın fısıltılarına kulak kesilenlerdir.

Yazıyı Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Diğer Yazılarımız

Kültür Turları
Seher Silahsızoğlu

Kalbin Namazı Tavaf

Kâbe’yi gördün. İlk secdeyi senden önce kalbin etti. Şimdi tavafa niyet ediyorsun: Lâl olsun dilin. Çünkü birazdan kalbin, bütün mevcudatla birlikte namaza duracak: Bismillâhi Allahu Ekber. Asırlardır peygamberlerin, velilerin, âşıkların selam verdiği Hacerül Esved’in hizasındasın: Sen de selamlıyorsun o cennet incisini. Yanlızca bir taşı değil, ruhunun

Okumaya Devam Et

Sevdayı Kabe’de Yaşamak

  “Sanırım aşk ömürde bir defa yaşanıyor. Sadece bir göz, insana bu kadar hüzün verebiliyor. Aşk denilen saçmalık; insanı en mutlu eden şey değil de en rezil eden şey galiba. Allah’ı tanımayan bir kalbin en büyük hüznü…   Ama sevda öyle mi? Sevda bambaşka. Onda Rabbin

Okumaya Devam Et